Konya Camilerini Temizleme Derneği

Hafız Zekai Sarsılmaz Efendi

HAFIZ ZEKAİ SARSILMAZ

Konya Aziziye Camii müezzini, Ankara Hacı Bayram camii başimamı, hafız ve mevlidhan Zekai Sarsılmaz 1897’de Konya doğdu. Babası Mustafa Efendi’dir. İlk tahsilini Akif Paşa İlkokulu’nda Aladağlı Tevfik Efendi’den yaptı. Hafızlığını o dönemde Aziziye Camii imam ve hatibi olan “Sarı Hafız” adıyla ünlenen Ahmet Efendi’den tamamladı.

1909’da Konya’da açılan Islah-ı Medaris’e girdi. Burada Zeynel Abidin Efendi, Rıfat Efendi, Ahmet Ziya Efendi, Hasan Kudsi Efendi ve Ali Kudsi Efendi’den okudu. Konya Islah-ı Medaris’in Mescidi’nde görev olarak üç yıl burada müezzinlik yaptı. Islah-ı Medaris 1917’de kapanınca Konya Dârü’l-Hilafe Medresesi’ne girerek buradan mezun oldu. Milli Mücadele yıllarında askerliğini Antalya’da Çavuş olarak yaptı.

Aziziye Camii

Aziziye Camii1922’de Aziziye Camii’ne müezzin oldu. 10 yıl Aziziye Camii’nde imamlık görevini sürdürdü. Burada 5 vakit ezan okurdu. Sesi çok güzel olduğundan ezan okuduğunda Konya’da halk onun ezanını dinlemek için minarelerin altına toplanır, dükkânlarının önlerine çıkarlardı. Ramazanlarda, bayram günlerinin seher vakitlerinde okuduğu naat, ilahi, sala ve ezanla Zekai Efendi tek başına Konya halkını vecd ve istiğraka boğardı. Coşkun mizacı, bıkmak, usanmak bilmeyen okuma aşkı ve yeteneği kendisini herkese sevdirmişti.

Müezzinliği

Hafız Mahmud Sural “Her yönüyle Konya” yazı dizisinde onun hakkında şunları yazar: “Zekai Efendi Aziziye Camiinde müezzin bulunduğu yıllarda bize ilahi dersleri vermişti. Yurt dışında bulunduğu yirmi yıllık bir ayrılık süresi hesaba katılmazsa bundan ötede kalan yılları, 1960’a kadar bir arada geçirdik diyebilirim. Perşembe günleri ikindi namazında Aziziye Camii’nin minarelerinde Nevaser makamında çifte ezan okurduk. O zaman otuz bin nüfuslu Konya’da halk minarelerin altında toplanır, dükkânlarının önlerine çıkışırlardı. Şimdi kaç müezzini kaç kişi dinlemektedir. Sorulmaya değer?” (Yeni Konya 18 Kasım 1975)

Mevlidleri

Gittiği her mevlide öğrencilerini de götürür, aldığı paranın üstüne biraz da kendisinden ekleyerek onlara dağıtırdı. Öğrencileri için: “Bunlar fidanlar, yetişecekler” derdi. Mevlidi büyük bir coşku içinde okur, herkesi ağlatırdı. Mevlevi büyüklerinden ünlü şair Şeyh Galip Efendi’nin “Sultan-ı rüsul şah-ı mümeccedsin Efendim” diye başlayan naatının:

“Ümiddeyiz ye’sile ah eylemeyiz biz

Sermaye-i imanı tehaylemeyiz biz,

Babın koyup ağyere penah eylemeyiz biz

Sen Ahmed-i Mahmud-u Muhammeddsin Efendim

Hak’tan bize sultan-ı mümeyyedsin efendim” mısralarına gelince coşkusu artardı. Onun mevlidinde daima kalabalık olan cemaatin ağlama feryatları yükselmeye başlardı.

Naatları

Zekai Efendi mübarek gecelerde, davetlere gitmez; müezzini olduğu Aziziye Camii’nde kalır; orada mevlid ve kaside okurdu. Ali Ulvi Kurucu şöyle anlatır: “Böyle bir gün, o güne kadar hiç duymadığım bir kaside, bir naat okumuştu. Uşşak makamındaki naat şöyle idi:

“Şaşmışım vasfında eya sana hayret mi desem

Sana ey tac-ı serim şah-ı şeriat mı desem,

Gül-i gülzar-ı safa bülbül-i ülfet mi desem,

Yoksa mahbub-i Huda şah-ı melahat mı desem,

Tab’-ı Hassan’ıma her şairi yeksan demezem,

Sıfatın hem görürem korkarım asan demezem,

Sana Kur’an demese ben sana insan demezem,

Sana can vermeyene sahib-i iman demezem,

Sana Ahmed mi, Muhammed mi, muhabbet mi desem,

Yoksa mahbub-i Huda şah-ı melahat mı desem.”

Bir kısmını hatırladığım bu naati, Zekai Efendi, Aziziye Camii’nin kürsüsünde okuyup ağladı; cemaati de ağlattı.” (Kurucu, 3/26-27)

Ders Usulü

Zekai Efendi, Aziye Camii Müezzinliği sırasında pek çok öğ- renci yetiştirdi. Sesi güzel gençleri seçer, onlara bildiği ilahileri öğretirdi. Onun bazı öğrencileri Arif Bey, Galatalı Hafız Mahmud Ekmekçi, sonra hakim olan Ethem Ustazade Nuri, Samedzade Hafız Ahmed, Dr. Ali Kemal Belviranlı’dır. Ali Ulvi Kurucu kendisinden iki yıl ders aldığı hocası Hafız Zekai Efendi’yi şöyle anlatır:

“1930’larda Konya’da koro halinde ilahi, mevlid, kaside okuyan ve okutturan tek şahıs “1930’larda Konya’da koro halinde ilahi, mevlid, kaside okuyan ve okutturan tek şahıs Aziziye camii müezzini Zekai Efendi idi. Sesi çok güzeldi. Makam bilir kabiliyetli bir zattı. Yalnız talebelerine öğrettiği ilahileri nota ile değil de dümtek usulsüyle geçerdi. İlk öğrendiğim ilahi, Zekai hoca ile talebelerinden dinlediğim Yunus’un hüzzam makamında bestelenmiş eseridir:

“Şol Cennetin gülzarına Girsin bugün Allah diyen.”

Sonra uşşak makamında söylenen diğer bir ilahiye geçtik:

“Allah emrin tutalım, rahmetine batalım”

Zekai Hoca’dan bunlara benzer epey ilahi meşk ettim.” (Kurucu, 1/47-49)

Aziziye camii müezzini

Hafız Zekai Efendi, Aziziye Camii’nde görevliydi ama cami mütevellilerinden şikâyetçi idi. Bu yüzden ara sıra:

“Hallak-ı Cihan âleme kıldıkta tecelli

Her gasıbı bir camie etmiş mütevelli” beyitini okur ve:

– Mütevelli demek, gasıp demek değil yahu! Vazifesi camii koruyup kollamak iken, bunlar kendi kesesini koruyup kolluyor! Demek bu beyiti yazan adam da bizim gibi bir mütevelliye çatmış, derdi. (Kurucu, 3/25-26)

Ezan için Hicret

Türkiye’de camilerde Türkçe ezan okunulmaya başlayınca Zekai Efendi, 1932’de Kıbrıs’a gitti. Zekai Efendi’nin Konya’dan ayrılışını Ali Ulvi Kurucu şöyle anlatır: “1932 senesindeydi. Zekai Efendi bize geldi. Dedem (Hacı Veyis Efendi), amcam (Hacı Veyiszade Mustafa Efendi) ve babam (İbrahim Efendi) vardı. Zekai Hoca üçünün de talebesi idi:

– Efendim belki işitmemişsinizdir. Benim kulağıma geldi, yakınlarda ezan değişecekmiş. Bendeniz ezanı bir ilahi emir olarak telakki ediyorum. Malum alileri gerçi Peygamber Efendimize vahiyle gelmedi. Fakat sahabe-i kirama bildirildi. Ve Peygamber-i Zişan bu emri takrir buyurdular. Kabul ettiler: “bunu tatbik edelim” dediler. Malumu fazılaneleri takrirde vahyin bir kısmıdır. Binaenaleyh bu muhalefete benim gönlüm razı olmuyor. Terk-i diyar edeceğim, muhacir olacağım. İnşallah ezan aslına dönünceye kadar da dönmeyeceğim. Uydurma ezan okumamaya yemin ettim. Allah’tan bunu diledim. Efendim vedaya geldim.” dedi.

-Nereye gideceksin? Diye sorulunca:

-Kıbrıs’a gideceğim, dedi. Zekai hoca böylece Kıbrıs’a gitti. (Kurucu 3/25)

Kıbrıs Günleri

MagosaZekai Efendi, Kıbrıs’ta Magosa Lala Mustafa Paşa Camii ile Lefkoşa Sarayönü ve Selimiye Cami’lerinde müezzinlik yaptı. O, özellikle Perşembe günleri Nihavend makamında ikindi ezanı okurdu. Ezan okuduğunda Kıbrıslı Rumlar bile hürmeten kahvehanelerden dışarı çıkar, ezanı ayakta bitene kadar dinlerlerdi.

Zekai Efendi Kıbrıs izlenimlerini şöyle anlatırdı:

“Kıbrıs’a gittikten sonra ilk ezanı bir öğle vakti Magosa Camii minaresinde okudum. Şerefeden aşağıya baktım ki caminin etrafı insan doluydu. Çok memnun oldum:

– Şu Kıbrıs halkı fevkalade bir milletmiş! Bir de bunlar için namaza alakaları azdır derlerdi. Şu kalabalığa bak. Adamların günahını almışız.” dedim.

Sevinçle aşağıya indim. Camiye girdim baktım imam ve birkaç ihtiyar. Başka kimse yok. Namazı kıldık. Sordum:

– Sizin namazınız böyle mi?

– Tabii böyle. Hayırdır inşallah?

– Yahu dışarıda insan doluydu.

Ne oldu?

– Onlar sizin ezanınızı beğendiler. Sesiniz güzel diye dinlemeye geldiler.

– Vay canına ulan Kıbrıs bu mu? dedim” (Kurucu, 3/28-29)

Zekai Efendi Kıbrıs’ta görev yaptığı camilerin minber, mihrap ve duvarlarına ayeti kerime ve hadisi şerif hattı nakşetti. Bunlardan biri de Magosa Lala Mustafa Paşa Camii minberindeki ta’lik hattıyla yazılan “Elâ bi-zikrillâhi tetmeinnu’l-kulûb / Allah’ı anmakla kalpler huzur bulur” ayeti kerimesidir.

Hanımı Medine’ye Gelmedi

1935’de önce Mekke’ye ardından Medine’ye giden Zekai Efendi Medine günlerini şöyle anlatırdı:

– Kıbrıs’ta üç sene zor dayandım. Medine-i Münevvere’ye muhacir oldum. Ezanı aslına dönmediği için bende Türkiye’ye dönmedim. Üç senedir benimle Kıbrıs’ta olan hanım:

– Öyleyse sen hele bir Medine’ye git. Ben Konya’ya gideyim anamla babamla görüşeyim sen sonra beni istet, dedi.

Konya’ya döndü.

Ben de Kıbrıs’tan Mekke’ye gittim. Orada biraz kalıp Medine’ye geldim. Oradan hanımı çağırdım. Fakat bizim hanım Kıbrıs’taki alakasızlığı görmüştü. Sıkıntı da çekmiştik. Paramız kalmamıştı. Hatta hanıma fazla para verememiş ancak Konya’ya gidebilecek kadar verebilmiştim. Konya’dan bana mektup yazdı:

– Ben artık başka yerlere gidemem. Sen memlekete dön. Burada herkes seni seviyor.”Zekai Efendi, Zekai Efendi” diyorlar. Hiç bir mevlit sensiz okunmazmış herkesin sana sevgisi var.”

Böyle bir zaman geçti. Ben hanımı Medine’ye çağırırım o beni Konya’ya çağırır. Neticede hanım Medine’ye gelmedi.” (Kurucu, 3/29)

Zekai Efendi, 15 yıl Medine’de Medresetü’n-Nücah’ta Kuran-ı Kerim öğretmenliği yaptı. Daha sonra Bab-ı Cibrile nakledilerek dini ilimler, Kuran-ı Kerim ve musiki öğretmenliği yaptı.

Ailecek Türkiye’den ayrılıp Mekke’ye gelen Ali Ulvi Kurucu şöyle anlatır:

Ali Ulvi Kurucu“Biz Mekke’de hac edinceye kadar beş ay Mekke’de kaldık. Ramazan ayı gelmişti. O günlerde Medine’de bulunan Zekai hocadan bir mektup aldım. Çok güzel bir yazıyla kaleme alınmış itinalı latif bir mektuptu. Şöyle diyordu:

“Genç yaşında muhacirlik madalyasını göğsüne takmak şerefine eren aziz kardeşim hafız Ali Ulvi Kurucu. Nefsim yed-i kudretinde bulunan Rabbim şahittir ki sizi hemen gelip bağrıma basmak istedim. Pederiniz (İbrahim) hocamın ellerinden öperim. Eğer sebebi feyz ve saadetim olan (Hacı- veyiszade) Mustafa Hocamın da geldiğini veya gelmekte bulundu- ğunu tebşir edecek bir mektubunuza mazhar olursam böyle gö- nüller fetheden bir müjdeyle beni mesrur eylerseniz, size bir teneke Berni hurmadan göndereceğim.” Zekai hocamın bu alakasını hiç unutamam.” (Kurucu, 1/260)

Arafat’ta Doğan Çocuk

Ali Ulvi Kurucu Mekke’ye geldiklerinde Medine’den gelen Zekai hoca ile birlikte hac yapmış ve Arafat’tan yürüyerek Mekke’ye gitmeye karar vermişlerdi. Ali Ulvi Kurucu şöyle anlatır:

“Bu hac 1940 yılının Ocak ayında idi. O yıllarda otomobil çok az. Ne benzin kokusu, ne de motor gürültüsü var. Vasıta olarak yalnız ambulanslar ve hacıların çadırlarını taşıyan büyük askeri kamyonlar var. Hacıların yarısı deveyle, yarısı da bizim gibi yayan çıkıyor. Arafat’tan Müzdelife’ye doğru bu inişte duyulan sadece: “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk” sesleri idi.

Müzdelife’ye yaklaştık. Hocam (Zekai Efendi) ileride bir yerde bir kadın kafilesi görmüş. Dedi ki:

– Yeğenim, şurada, hepsi beyaz giyimli, siyah kadınlardan bir topluluk var. Ayakta halka olmuşlar. Acaba namaz mı kılıyorlar? Burada namaz kılınmaz. Daha Arafat’tayız, henüz Müzdelife hududuna girmedik. Peygamber Efendimiz, akşam ve yatsı namazlarını orada kıldığı için,

Müzdelife’de kılınması şarttır. Onlar bunu bilirler. Zikir mi yapıyorlar acaba bu saatte? Şunu anlayabilir misin?

Kalabalığa yaklaştım. Yaşlı bir hanım çıktı.

– Teyze, hocam selam söylüyor. Kimsiniz siz, nerelisiniz, ne yapı- yorsunuz? dedim.

– Oğlum, biz Nijeryalıyız. Yayan olarak yola çıkalı altı ay oldu. Hanımlar bir kafile, erkekler bir kafile. İçimize bir gelin katılmıştı. Hamileymiş. Çocuğu büyüdü. Bugün akşama kadar sancı çekmişti. Şimdi burada doğuruyor. Onu bekliyoruz, dedi.

Hoca’nın yanına döndüm. Vaziyeti anlattım. Hoca başladı ağlamaya:

– Yeğenim, bu iman, nasıl iman ki, gelini evinde oturtmuyor. Ölürsem, hac borçlusu öleceğim diye altı ay yürümeyi göze aldırıyor. Şu çocuk da ne bahtiyar bir çocuk ki, şu zaman ve şu mekânda doğuyor. Dünya seslerinden ilk işittiği ses, “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk” oluyor.” dedi. Ağlaya ağlaya Müzdelife’ye girdik.

Nijeryalılar, Maliki mezhebinde oldukları için, fakir de olsalar, eğer yürümeye, yürüyerek Kâbe’ye gelmeye güçleri yetiyorsa, üzerlerine hac farz oluyor. Çünkü İmam Malik hazretleri “Gücü yetene hac farzdır.” kaidesindeki, “güç” şartını böyle tefsir etmiştir. Bizdeki gibi ayrıca “zenginlik” aranmaz.” (Kurucu, 3/32- 33)

Hacı Bayram Camii İmamlığı

Ankara Hacı Bayram CamiiTürkiye’de ezan 1950’den sonra yine aslına dönünce, Zekai Hoca da ziyaret için 1954’te memleketi Konya’ya gelmişti. O sırada kendisinin Konya’dan komşusu ve dostu olan Eyüp Sabri Hayırlıoğlu, Diyanet İşleri Baş- kanı idi. Zekai Efendi, Konya’dan sonra Ankara’ya gider ve Diyanet İşleri Başkanı’nı da ziyaret eder. Hayırlıoğlu ona:

– Zekai Efendi, sesin henüz güzel iken, değişmeden, seni burada vazifelendirelim. Hacı Bayram Camii imamı vefat etti. Gel seni oraya imam yapalım, teklifinde bulunur. Zekai Hoca’nın bu teklife gönlü akar, fakat bir türlü karar veremez.

Türkiye’den Medine-i Münevvere’ye dönünce Kadiri şeyhi Şeyh Ziyaeddin Efendi’ye gider.

– Efendim, bir istihare ricasına geldim, der. Şeyh Ziyaeddin Efendi:

– Hayırdır inşallah? deyince Zekai Efendi ona vaziyeti anlatır. Şeyh Efendi kısa bir düşünmeden sonra şu cevabı verir:

– Zekai Efendi, sizin gönlünüz oraya akmış. Benim tavsiyem, cisminiz burada ruhunuz Ankara’da olacak olduktan sonra, fani cismin Türkiye’de olsun da, baki ruhun burada olsun, daha evladır, Oralarda, Medine-i Münevvere’yi yâd ettikçe ağlarsın. Burada kalırsan, gözlerin kurur, ağlayamazsın. Çünkü gönlün oraya meyletmiş. Kalırsan bu serveti de kaybedersin.” (Kurucu, 3/33)

Bunun üzerine Zekai Efendi, 1955’de Türkiye’ye dönerek Ankara Hacı Bayram Camii’nde göreve başladı. Burada müezzinlik, mevlithanlık ve imamlık yaptı.

İmamlığı

Ankara’da Zekai Efendi ile ev komşuluğu da bulunan Prof. Dr. Abdülkerim Abdülkadiroğlu onun hakkında şunları yazmaktadır: “(Zekai Efendi) hoş bir zât idi. Tokalaşmada (musafaha) insanlardan bazılarına duyulan bir sıcaklık vardır ve bu bağı koparmak kolay olmaz. İşte hoca bu kuvvetli bağın son temsilcilerinden biri idi. Güçlü bir sesi vardı. İhtiyar olmasına rağmen, bu güç- lü sesin gençlik hâlini tahmin etmek hiç de zor olmazdı. Bilhassa farzlardaki iftitah (namaza başlama) tekbirini söylemesi ile Hacı Bayram Camii’nin çatısının (ki kubbeli değildir) çatırdadığını sanırdınız. İmamlık bir bakıma liderlik, emir komuta zinciri içinde, komutanlık demektir. Hoca’nın tekbir komutunda bu hal tam manasıyla yaşanırdı. Onu yakınen tanımayarak tesadüfen bu camiye gelenler, onu bu güçlü tekbiri ile tanırlar ve memleketlerine döndüklerinde böylece anlatırlardı.” (Abdülkadiroğlu, Altı- noluk, 167)

Nur yayınevinden çıkan “Namaz Hocası” adlı bir eseri de olan Zekai Efendi, Ankara Hacı Bayram Camii imamlığı sırasında Ankara radyosuna bazen Kuran-ı Kerim okuduğu olurdu.

1 Nisan 1973 yılında Hacı Bayram Camii başimamlığından emekli oldu. Ömrünün sonuna doğru felç geçiren Zekai Efendi, 1980’li yıllarda bir Aralık ayında Ankara’da vefat etti. Allah rahmet eylesin.

“İnce Tuz, Keskin Sirke”

Hafız Zekai Efendi’nin Konya iken Tuzcular içinde işlettiği bir dükkânı vardı. Dükkân kapısının sağ ve sol duvarlarına “İnce Tuz, Keskin Sirke” diye büyük harflerle yazdırmış elektrikle işleyen ilk tuz değirmenini o yaptırmıştı. Mahmud Sural bu dükkân ve onun işletmeciliği hakkında:

“Güya (Zekai Efendi) burada tuzculuk yapardı. Para tutmayı hiç bilmezdi. Fakat Ankara’da bu konuda biraz gözü açılmıştır.” demektedir. (Yeni Konya 18 Kasım 1975)

Aman İçine Kıl Kaçmasın!

Mahmud Sural onun hakkında bir anısını şöyle anlatmaktadır: “Çok dalgın hallidir. Onun hakkında çok anılarım vardır. Dalgınlığı ile ilgili bir anımı nakledeyim: Ankara’da bulunduğum yıllarda onun evinin yakınında bulunan bir çayhanede oturuyordum. Bir adam iri iri birkaç karpuz getirdi. Zekai Efendi o zaman bekârdı. Evinde yoktu. Adama evinin bitişiğindeki berber dükkânına bırakmasını söyledim. Adam karpuzları berbere bırakıp gitti. Sonra Zekai Efendi geldi. Kendisine bir adamın üç-beş karpuz getirdiğini ve berber dükkânına bıraktığını söyledim. “Peki” dedi fakat o sırada bir başka adam gelerek kendisiyle konuşmaya başladı. Bu konuşma sırasında Zekai Efendi bana dönerek:

-Aman içine kıl kaçmasın, diye ciddi ciddi tenbih edip adamla tekrar konuşmaya başladı. Bense:

-Yoo, kaçmaz! Üzülme merak etme! cevabını verdim. Dalgınlığını anlayıp kahkahayı bastı. Zekai Efendi böyle bir Zekai Efendi idi. Ne yazık ki birkaç yıl önce felce yakalanmış ve bu rahatsızlıktan hafif bir iz kalmıştır. Kendisine hayırlı şifalar dilemek borcumdur.”(Yeni Konya 18 Kasım 1975).

Bizde Kart Bulunmaz

Zekai Hoca camiye girerken olsun, çıkarken olsun devamlı eli öpülürdü. Bu tanışma zamanlarını hoş latifeleriyle süslerdi. Meselâ, elini öpen birine,

– Ben falan yerdenim, demesiyle,

– Ne bileyim oradan olduğunu, oranın meşhur şusu nerede bakayım, der, latife ile hediyesini isterdi. Nerenin nesi meşhursa hepsini bilirdi. Birine kartvizitini vermiş de o kişi ile tekrar karşılaşmalarında,

– Hoca bana kartınızı vermiştiniz, derse, hazırcevaplılıkla,

– Evlâdım bizde kart bulunmaz, deyiverirdi.

Hocanın şaka ile hediye istediğini duyunca, sakın onun avantacı, cemaatin sırtından geçinen biri olduğu sanılmasın. Çünkü Hocanın hiç unutulmayan tarafı, cömertliğiydi. Kapısının nerede ise 24 saat, bu camiye yolunu uğratan herkese, dolayısıyla dünyaya açık olması idi. Çünkü Arap ülkelerinden gelenlerin sayıları da epeyce yekûn tutardı.

Lojman olan evi (caminin batı cephesinde, aşağıya inen merdivenlerin ortasında ve sağ tarafta) üç öğün değil, her zaman, ama ortalama günde beş defa sofranın açıldığı, her defasında en az on kişinin bulunduğu bir Halil İbrahim Sofrası gibi idi.

Camiden çıkınca, latife yollu tanışmayı müteakip, hoca efendinin evine gidilir ve sofrasına oturulurdu. Tabiî bu arada gelen hediyeler de, “Kısmetin varsa seni yerin altında veya dağın tepesinde de olsa bulur.” kabilinden, ortalıkta hemencecik tüketilirdi. Hocanın bu yükünü çekmek her yiğit hanımın kârı değildi. Onun evliliklerinin sayısı biraz fazla idi ve hanımlarından bazılarının, evin işinin üstesinden gelemedikleri için kaçtıkları anlatılırdı.” (Abdülkadiroğlu, Altınoluk, 167)

Hattatlığı ve Yazı Örnekleri

Öğrencilerine Kuran-ı Kerim tilaveti öğrettiği gibi hüsnü hat dersi de verirdi. Zekai Efendi’nin yazısı çok güzeldi. İmzası, “Sarsılmaz” olan soy isminin Arapça karşılığı “lâ yetezelzel” şeklinde çok güzel fakat bir o kadar da okunması zor, giriftti.

Zekai Efendi’nin 1926 yılında yazdığı ve Sultan Selim Camii baş imamı Şükrü Özaydın Hoca’ya verdiği Şeyh Esad Erbili’ye ait “Ateş” isimli bir şiiri (ki İsmail Kaya Vakfı Kütüphanesi’ndedir.) şöyledir:

“Ateş.

Tecellây-ı cemalinden Habibim nevbahar âteş,

Gül ateş, bülbül âteş, sümbül âteş, Hak ü hâr âteş.

Şuây-ı âfitâbındır yakan bilcümle uşşâkı,

Dil âteş, sîne âteş, hem dü çeşm-i eşk-i bâr âteş.

Hayal-i şem-i rûyinle acep mi yansa can ü dil,

Nigârım gel de gör kalbimde âteş, ah ü zâr âteş.

Ne mümkün bunca âteşle, şehid-i aşkı gasl etmek,

Cesed âteş, kefen âteş, hem âb-ı hoşgüvar âteş.

Ben el çektim safay-ı hâtır u ârâm-ı cânımdan,

Safâ âteş, cefâ âteş, firâr âteş, karar âteş.

Ne yapsam bu dil-i mahzununu mesrûr eylemem şâhım

Gam âteş, gam-küsar, temennây-ı mesâr âteş.

Ümîd-i âfiyet besler mi Es’ad yârdan hâşâ,

Saçar oldukça gözden ol nigâr-ı gül’izar âteş.

15 Temmuz 1926, 1 Muharremül haram 1344 Perşembe, Konya Aziziye Cami Şerifi Müezzini.

Zekai Efendi’ye ait bir diğer yazı örneği ise Eski Şems Camii imam hatibi Ahmet Büyüksakarya Hoca Efendi’nin mahdumu hattat Mustafa Büyüksakarya’dadır. Hafız Zekai Efendi Konya Mevlana dergâhının son postnişinlerinden Mesnevihan Sıdkı Dede Efendi’nin vefatı sebebiyle düştüğü bu belgedeki not şu şekildedir:

“Bir hatıra-ı ebedi.

Ahuzade Ahmed Efendi lisanıyla Merhum Sıdkı Efendiye ithaf:

Gençliğin bahş eyledin, oldu sadakat hüccetin,

Sabr-u takatta misilsin sen cenab-ı Eyyub’a,

Yusuf’un Mısr-i cinânda bekliyor, sen olmadın,

Çille doldurdun, şebih oldun peygamber Yakub’a,

Sıdkısın ibn Muhammed, nâibin evlatların,

Sen kavuştun, kaldı hüznün bak şu mal-ı mevruse

Yevm-i vefatı: 3 Haziran 1932 Cuma Aziziye camii şerifi (İmza) Rahmetullahi aleyhi rahmeten vasiaten. Amin”

Manzumeleri

Zekai Efendinin kendi yazdığı bazı manzumeler vardı: onlardan biri şudur:

“ Var ise para, çık pazara; Yok ise para, gir mezara.

Var ise pulun olurlar kulun; Yok ise pulun kapıdır yolun.”

Bir diğeri de şudur:

“Beklemekten çünkü yoktur faide;

Rabbena enzil aleyna maide

(Yani “Allah’ım bize semadan sofra indir.”)

Kartviziti

Zekai Efendi, cüzdanının içinde bir “Hiç” yazısı bulunur, zaman zaman kim olduğunu soranlara onu gösterir ve “Hiç” diyerek tevazu gösterirdi.

Misafir olduğu evlerde uygun bir yere hâtıra olarak bir ayet, bir hadis veya Arapça, Osmanlıca bir cümle, bir beyit yazar, altına “Hiç” diye imza atar ve tarihi de ayı günüyle kaydederdi. En çok da “Dünya hayatı bir saat(tan ibaret)tir, onu ibâdetle geçir.” anlamına gelen Arapça cümleyi yazardı.

Nükteleri

Selçuk Es ise Zekai Efendi hakkında şu nükteyi anlatır:

“Kendisine ait cinaslı (nükteli) birçok fıkraları sevenleri arasında konuşulur, bunlardan birini kısaca Tahir Oktaç’dan naklen şöyledir:

Hafız Zekai Efendi’ye bir ahbabı o gün yatsından sonra ahbablar ev sahibinde oturacakları- nı, kendisinin de meclise şeref vermesini rica etmiş, Zekai Efendi de evi bilmediğini söylemesi üzerine, davetçi uzun uzadıya ev yerini tarif edince Zekai Efendi iyice anlamayınca kısaca ona sormuş,

-Bana bak muhterem, biz senin evde yemek yedik mi, bizi yemeğe hiç çağırdın mı, sözüne

– Hayır, cevabını alınca derhal taşı gediğine koymuş:

– O halde hiç anlatacağım diye zahmet etme, evi bulamam kusura bakma.” (Büyük Konya Ansiklopedisi)

Beş Yanında iki Sıfır

Zekai Efendi, Türkiye’ye dönünce, Ankara’ya gidip vazifeye başlamadan önce Bursa’yı ziyarete gitmiş. Kendisiyle hacca geldikçe tanışmış olan Bursalı hafızlar onu davet etmişler.

Zekai Efendi’nin Bursa’ya gittiği gün, Ulu cami’de, bir fabrikatörün vefat etmiş olan validesi için Mevlid okunuyormuş. Hafızlar, Zekai Hoca’nın da bir bahir okumasını istemişler. O da “Allah adın zikr edelim evvela” diye birinci bahri okumuş. Sonra müezzin mahfilinin altına gidip oturmuş.

Mevlid’i okutan fabrikatör de orada oturmakta imiş. Tabii Hoca, adamı tanımıyor.

Derken hafızlardan biri, arada bir kaside okumaya başlamış: “İlahi erenlerden eyle bizi. Görenlerden eyle bizi. Verenlerden eyle bizi.” diye okurken, Zekai Hoca da her zamanki şakacılığı ile:

– İlahi, beş yanında iki sıfır alanlardan eyle bizi.” demiş. Meğer adam, hafızlara vermek üzere, zarflara yüzer lira koymuş imiş. Böyle hiç tanımadığı bir adamın, yanında bunu söylemesine çok şaşırmış:

-Ulan nedir bu!? Diye dışarı çıkmış, zarfı yırtıp, içine beş yüz lira koymuş. Mevlid bitmiş, zarflarını almışlar, veda edip gidip bir çayhanede oturmuşlar. Herkes zarflarını açmış. Bakmışlar ki Zekai Hoca’nınkinden beş yüz lira çıkmış. Tabii herkes hayret etmiş. Birisi:

– Hocam, adam sizin garip olduğunuzu anladı, deyince Hoca:

– Ne garibi oğlum! Şu delikanlı: “Eyle bizi, eyle bizi” derken, benim dilime de: Beş yanına iki sıfır alanlardan eyle bizi, duası geldiydi. Onu ettim. Demek adam duymuş, diye sırrını açıklar.

Zekai Hoca’nın sehaveti, cömertliği, ulaşılmaz bir şahika idi. Zekai Efendi beş yüz lirayı alınca, şöyle der:

– Çocuklar, vaktiyle Uludağ’da, kendin pişir, kendin ye, diye kebapçılar vardı. Hala durur mu?

– Durur hocam.

– Arabanız var mı?

– Var hocam.

– Güzel! Şimdi arabaya bineceğiz. Oraya çıkacağız. Kimse elini cebine sokmayacak. Şimdi bu para beni dürter, rahatsız eder. Bu beş yüzlüğü orada eriteceğiz.

Hâlbuki misafir ve yolcu olan kendisi. Gitmişler, parayı bitirmişler. Sonra da Zekai Hoca şöyle demiş:

– Çocuklar, her biriniz, ya imam, ya müezzinsiniz. Şimdi sizler akşam namazına, vazifelerinize yetişeceksiniz; beni de otelime bırakıverin. Allah rahmet eylesin. Zekai Hoca’yı tanıyanlar bilir ki, merhum, sahavette misli nadir bulunan, payesine erişilmeyen bir zat idi. Ankara’da Hacı Bayram Camii’nde kendisini ziyaret edip de çayını çorbasını içmeyen, yemeğini yemeyen zor bulunur

Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan, Hafız Zekai Hoca hakkında bir hatırasını şöyle anlatmaktadır: “Allah rahmet eylesin, bizim Ankara’da Hacı Bayram-ı Velî Camii’nin imamı vardı, Zekai Hoca. Sabah namazını kıldık. Kalabalık, Hacı Bayram Camii bu. Hacı Bayram-ı Veli’nin (k.s.) ruhaniyetiyle güzel bir cami. Cemaate döndü:

– Ey cemaat, haydin hepinizi lokantaya davet ediyorum, buyurun yemek yiyelim! dedi. Arkasından da ekledi:

– Hadi bakalım, ölü gözünden yaş çıkar mıymış, çıkmaz mıymış; imam evinden aş çıkar mıymış, çıkmaz mıymış görün! dedi.” (www.cevaplar.org)

Bir gün Zekai Hoca cüzdanını açıp Ali Ulvi’ye göstererek şöyle demişti:

– Yeğenim, maaşım 500 lira, ev kiram da 500 lira. Fakat ben şaştım, siz de şaşın bu işe ki, bu fakirin, bu cüzdanı hiç parasız kalmıyor. Allah’ıma şükürler olsun.” (Kurucu, 3/34)

Er Kişi Niyetine

Zekai Hoca’nın cenaze namazı kıldırması da çok heyecanlı ve komutları mükemmel olurdu. Bazıları adeta cenazelerinin onun nöbetçi olduğu gün ve vakitlerde kaldırılmasını niyaz ederlerdi. Kendisinden anlatılan şu olay, onun nüktedanlığına da güzel bir örnektir.

Camiye bir albayın cenazesi getirilir. Askerî tören de yapılacaktır. Müezzin Efendi,

– Allah için namaza, meyyit için duaya, er kişi niyyetine.” der demez, hoca tekbir alacakken bir binbaşının; albayın, er olarak ahirete gitmesine gönlü razı olmadığı için olacak, hocanın kulağına,

– Hocam! Er değil, albay idi, demesiyle, hoca da onun kulağına:

– Peki, oğlum, albay niyetine, deyip tekbir alması unutulmayacak olaylardan biridir.

Senin Sütün Bozuk

Bir gün, Hacı Bayram-ı Veli Camii imamlığı sırasındaydı. O bir çayhanede otururken Konyalı bir zat gelir. Bu adam, bir gün önce Hoca’nın evine gitmiş, orada yoğurt yemiş, çok beğenmiş:

– Hocam, yoğurdunuz çok güzeldi, nereden alıyorsunuz, köyden mi geliyor? diye sorar. O da:

– Hanım evde yapıyor, der. Adam:

– Öyleyse çok müstesna bir maya kullanıyorsunuz, diyerek, hocadan yoğurdun mayasından ister; hoca da verir. Bu zat, bir müddet sonra tekrar oraya gelerek Zekai Hoca’ya:

– Hocam, dün maya vermiştin, onunla yoğurt çaldık, ama tutmadı. Mayanız bozukmuş” deyince Zekai Hoca cevabı yapıştır:

-Mayaya bahane bulma! Senin sütün bozuk! (Kurucu, 3/36)

KAYNAKLAR:

Abdülkadiroğlu, Abdülkerim, “Hâfız Zekâî Sarsılmaz Hoca Efendi’nin Hatırasına”

Altınoluk, S.167, Ocak 2000, s. 55, 56. Arabacı, Caner, Konya Medreseleri, Konya 1998, s. 546.

Bilgili, İsmail, Müderris Hasan Kudsi Efendi ve İcazetleri, Konya, 2012, s.119-121, 225.

Düzdağ, Ertuğrul, Ali Ulvi Kurucu Hatıralar, İstanbul, 3013, III/25-38.

Es, Selçuk, Büyük Konya Ansiklopedisi, Koyunoğlu Müzesi.

Sural, Mahmud, “Her Yönüyle Konya”, Yeni Konya, 18 Kasım 1975.

Uz, Mehmet Ali, Konya Âlimleri, Konya 2004, s.538–539.

 

 Ahmet ÇELİK – Merhaba Haber

 

Paylaşabilirsiniz...